Hüseyin KUBAT

Hüseyin KUBAT

RÜKÛ

20 Temmuz 2026 10:06 Boğaziçi Eğitim Derneği 64

Allah’ın yüceliği karşısında kulun âcizliğini ve tevazuunu belirten rüku', öne eğilme namazın rükünlerinden ve farzlarındandır. Rükû kelimesi Kur’an’da aynı kökten türeyen kelimelerin mecazi olarak “boyun eğmek” mânasında (Mâide 5/55; Mürselât 77/48) ve "eğilmek" terim anlamıyla (Bakara 2/43, 125; Hac 22/77) kullanıldığı görülmektedir. "Sizin velîniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek (râkiûne) namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir."(Mâide 5/55). Bu âyette gönülden Allah'a boyun eğmek, O’nun ilke ve kurallarını benimsemek anlamında kullanılmıştır "Onlara, “Allah’ın huzurunda eğilin! (irkeu)” denildiğinde eğilmiyorlar (lâ yerkeûn)."(Mürselat 77/48). Bu ayette ise, Allah’ın emrine uyun, O’nun önünde eğilin,  O’nu büyük tanıyın anlamında kullanılmıştır. "Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin."(Bakara 2/43, 125). Bu âyetlerde Allah'a boyun eğin, O’nu yüceltin ve sâdece O’na kulluk edin anlamında kullanılmıştır.

Arapça'da rüku, tevazu, boyun eğme, itaat etme, sönme manalarına gelir. Rükû, alçak gönüllülük ve kendini küçük düşürme mânasına gelir. Kendini küçük düşürme ve alçak gönüllülük ibadet sırasında olabileceği gibi, bunun dışında insanın diğer durumlarıyla ilgili de olabilir. Rükû, ayrıca, namaza özel bir bedensel görüntüyü belirtmek için kullanılır. Rükû, istiare olarak, kişinin statüsünün düşük olmasını dile getirir. (Bir Dini Tecrübenin İfade Simgesi: Rükû. Abdurrahman Kasapoğlu).

Namazın ana unsurlarından olan rükû, eller dizlere ulaşacak şekilde öne doğru eğilmek demektir. Hz. Peygamber'in uygulamasına en uygun rükû şekli, sırt ve baş düz bir satıh, yüzey oluşturacak biçimde eğilmektir. Tarif edilen bu rükû duruşunda bir müddet beklemek ve yine rükûdan doğrulup, secdeye varmadan önce uzuvları sakin oluncaya değin bir süre kıyam vaziyetinde beklemek ta‘dîl-i erkânın birer parçasıdır. Rükû da bekleme süresinin asgari ölçüsü “sübhânellâhi'l-azîm” diyecek kadar durmaktır. İmama rükû'da yetişen bir kimse o rekâta yetişmiş sayılır. İnsanın yaşlılık dolayısıyla belinin bükülmesi, güçlü sağlıklı bir konumdan, zayıf, güçsüz, aciz, muhtaç, sınırlı, geri dönüşü olmayan bir noksanlığı, kusuru anlatır. Mutlak varlığın büyüklüğü karşısında, fiziksel yetkinliğini kaybeden yaşlı bir insan gibi, aciz, sınırlı, yetersiz, alçakgönüllü, çaresiz, muhtaç biri olduğunu sergiler ve hisseder. "Er-Rek'atü" kelimesinin, yerdeki çukurluk manasma gelmesi ile, rüku eyleminde, varlık seferinin en yükseğinde bulunan Allah anlam ilişkisi olduğu rahatlıkla sezilebilir. İstiare olarak, "rüku"nun kişinin konumunun düşük, aşağı olması anlamında kullanılması ile, rükuya vararak insanın Allah’ın konumunun yüceliği ve yüksekliği tecrübesini yaşaması arasında açık bir ilişki vardır. Rükû'ya varan kimse, Allah’ın makamı karşısında kendi konumunun derecesini tecrübe eder. İnsan ve hayvanların beden dilinde kafanın yukarı dikilmesi, kafa tutma ve büyüklenme belirtisi, boynun bükülmesi ise huşu ve teslimiyet işaretidir.

Kul, namazda Allah'ın izzetini bütün benliğinde hissederek, bunun göstergesi olarak kendi eksikliğini, noksanını, kusurlarını itiraf ederken, diğer yandan Allah'ın azamet sıfatını, O'nun noksan sıfatlardan münezzeh, uzak olduğunu, rükû'da yaptığı dualarla  itiraf eder. Saygı için eğilmiş olmanın iyice belirginleşebilmesi için, parmak uçlarıyla diz kapaklarına ulaşacak şekilde tam olarak eğilmek gerekir. Fakat rükú vaziyeti, sıradan bir vücut hareketi olmayıp, Allah’ın huzurunda duyulan yüceltme hissinin beden diliyle ifade ediliş biçimidir. Rükü, mü'minin kendini, Mutlak varlık içinde yok mesabesinde olduğunu hissetmesini temsil eder. Rüku, kendini aciz ve muhtaç, rükû edilen varlığı, güçlü, kudretli, hiçkimseye ihtiyacı olmayan mükemmel bir varlık olarak görmenin tezahürüdür. Rükû edilen varlığın eksiksiz, mutlak güç ve kudret sahibi olması, kendisinin önünde eğilen ve kendisinden talepte bulunanların bütün taleplerini karşılayacak güçte olması gerekir. Aksi takdirde yapılan iş anlamsız ve amaçsız yapılmış olur. Bu anlamda rükû edilen, kendisinden istekte bulunan varlığın, istekte bulunan varlıklardan üstün olması ve onların tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir güç ve imkâna sahip olması gerekir. Ki bu da yeri, göğü ve içindekilerini yoktan var eden Allah'tır.

Namazdaki beden hareketleri, evrendeki varlıkların yaptıkları ibadetlerin bir sentezi gibi değerlendirilir. Namazdaki kıyam hareketi dağların, secde hareketi bitkilerin, rükû eylemi hayvanların durumlarıyla benzeştirilir. Hayvanlar her zaman rükû halinde bulunurlar. Namaz kılan mü'min rükû halinde Allah'ı yüceltmek niyetiyle tıpkı hayvanların duruşları gibi bedenine şekil verir. Allah insanın duruşunu, boynunun normal duruş biçimini hayvandan daha farklı yaratmıştır. İnsan rükûya giderek boynunu zelil bir durumda eğer, iki büklüm olur, sanki Allah'a olan itaatının yüklemiş olduğu ağırlığı vucudu taşıyamamaktadır. (Sadık Kılıç, İslam’da Sembolik Dil, s.223-224). Allah-insan iletişiminde kullanılması dolayısıyla rükû sıradan beden dili sembollerinden ayrılır. Rükû yalnız Allah'ı yüceltmek, O'nun karşısında büyüklenme ve kibirden arınmak düşüncesiyle yapılır. Rükû'da, Allah'a karşı duyulan sevgi, saygı, korku, ümit, şükür, alçak gönüllülük, yardım isteme gibi çok yönlü duygular yoğun bir şekilde tecrübe edilebilir. Rükû formunu bir sembol olarak seçen ve onun Allah-insan iletişiminde kullanılmasını isteyen, rükûya tevhid inancı doğrultusunda biçim kazandıran yüce Allah'tır. İbadetin merkezi olan Kâbe rükû ederken de müslümanların yöneldiği bir merkezdir. Rükû, müslüman kimliğinin tamamlayıcı bir unsuru olup, onu başkalarından ayırır. Cemaatle kılınan namazlarda gerçekleştirilen rükûya varma, bireysel bir tavır olmaktan çıkıp kolektif şuurun en yüksek derecede yaşandığı bir duruma yükselir.

İnsanlar semboller diliyle içlerindeki duyguları, sanki birer somut algıymış gibi açıklayabilir ve bir çok şeyi temsili olarak anlatabilir. Sembol, duyularla anlatılamayan bir şeyi belirten somut bir nesne, remiz, işaret, simge demektir. Temsil işlevine sahip olan ayinler, sembolik mahiyetlerdir. Ayin ve ibadetler düzenli-tertipli birtakım hareketlerdir. Ayinler, kutsalı/ilahi hakikati temsil etmek amacıyla düzenlenmiş faaliyet sembolleridir. Dini değerler semboller aracılığıyla algılanır. Dini semboller, dini aksiyonlarla, dini duygularla ilgili olup ibadet maksadıyla ifade edilir. Kutsalla ilişkinin/iletişimin ritüel formları, dini tavrı ve düşünceyi dile getiren değişik görüntülerle dışarıya yansır. Aşkın olan varlığa karşı insanda sevgi ve saygı uyandıran, itaati çağrıştıran herhangi bir şey dinî sembol olarak kabul edilebilir. Dini sembol, insanın dikkatini, hayatının en yüksek belirleyicisi olarak saygı duyduğu, hürmet beslediği realiteye yöneltir. Dini semboller basit bir iletişim aracı değildirler. Onlar duygu ile yüklüdürler, onların duygusal ve düşünsel yanları vardır. Dinî sembollerde olgunlaşmaya yönelik bir düşünce hakimdir. Dinler varlıklarını semboller aracılığıyla devam ettirirler. (Erkan Perşembe, Dinde Sembolün Fonksiyonu ve İslam'da Sembolik Değerlerin Bugünü, Ondokuz Mayıs Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, Samsun, 1998, Sayı: 10, s. 94).

İbadet eden ile ibadet edilen arasında denklik olmamalıdır. İbadet edilen mükemmel olmalı, ihtiyaçsız olmalıdır. Şayet ikisi denk olursa biri kul olurken, diğeri aynı özelliklere sahip olduğu hâlde ilahlaştırılmış olur. Birini yüceltirken diğerini alçaltmış olur. Hâlbuki insan kendisinden daha üstün, mükemmel, eksiksiz bir varlığa kulluk yaptığı zaman bu onu yüceltir. Kendinden daha üstün, mükemmel bir varlığa kulluk etmek adalettir, olması gerekendir. Zira, bir şeyi olması gereken yerde tutmak, her şeye hak ettiğini vermek gerekir. İlâh; kulluk edilmesi, boyun egilmesi, yardım istenilmesi kısacası ibadet edilmesi gereken varlıktır. Kul ise her zaman ve her yerde kuldur. Kulluğunu yapması ve bunun bilincinde olması gerekir. Bu anlamda, İslam’da, kıyam, rükû ve secde sâdece Allah’a yapılır. Çünkü bunlar acziyetin itirafıdır. Kul Allah’ın karşısında acizdir. Hâlbuki kul, kulun karşısında aciz değil, onun eşitidir. Eşit olanlar birbirlerini desteklerler, birbirlerine yardımcı olurlar. Birbirlerine saygı gösterirler. Ama biri diğerine -yaratılış olarak üstünü olmadığı için- kulluk yapamaz, yapmamalıdır. Bu tavır insanı alçaltır ve köleleştirir. Allah’a kulluk yapmak ise insanı hem yüceltir, hem de özgürleştirir.

Hüseyin KUBAT

Yorum Ekle

İlk Yorumlayan Siz Olun!

YAZARIN SON 5 YAZISI

Tüm Yazıları
Boğaziçi Eğitim Derneği

Boğaziği Eğitim Derneği Kurumsal Web sitesi.

Boğaziçi Eğitim Derneği

İstiklal Mah. Hamikoğlu Sok. No:16
44320 Battalgazi / Malatya

Dernek Yazılımı: Medya İnternet™ - Dernek Sitesi Kulga © Tüm Hakları Saklıdır.