"O mâbedde durmuş namaz kılarken (kâimun) melekler ona şöyle seslendiler: “Allah’ın bir kelimesini (Hz. İsâ’yı) tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlih kullardan bir peygamber olarak Yahyâ’yı Allah sana müjdeliyor." ( Âl-i İmrân 3/39) "Onlar ayakta dururken (kıyâmen), otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz."(Al-i İmran 3/191)."İbrâhim’i Beytullah’ın bulunduğu yere yerleştirdiğimiz zaman şöyle demiştik: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, kıyamda duranlar (kâimiyne), rükûa ve secdeye varanlar için evimi tertemiz tut."(Hac 22/26) "Gecelerini rablerine secde ederek, huzurunda durarak (kıyama) geçirirler." (Furkān 25/64). "(Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve rabbinin rahmetine nâil olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak (kâimen) kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)?” De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl, iz‘an sahipleri bunu anlar." (Zümer 39/9) "Kalk (kum) ve uyar! "(Müddessir 74/2). "Namazı bitirince de ayakta iken (kıyâmen), otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir."(Nisa 4/103).
Kıyam, Arapça k-v-m kökünden gelir; temel anlamı “dikilmek, ayakta durmak, kalkmak”tır. Türkçede ve İslâmî literatürde başlıca üç kullanım alanı vardır: Namazdaki rükün, Ayakta durmak. Farz namazların kılınışında rükûya geçmeden önceki “ayakta durma” bölümüne kıyam denir. Sağlık engeli olmayan kimse için farz namazlarda kıyam vaciptir; nafilelerde ise oturarak da kılmak câizdir. Nafile gece ibadeti (Kıyâmü’l-leyl / Teheccüd). Gece kalkıp uzun süre Kur’an okuyarak veya namaz kılarak yapılan ibadete “kıyam” yahut “gece kıyamı” denir. Kur’an’da ve hadislerde faziletine sıkça vurgu yapılır (bk. Müzemmil 73/1-6). Mecazî anlam; ayaklanma, isyan, direniş. Osmanlı metinlerinde ve güncel Türkçede kıyam etmek, kıyama kalkmak kalıpları başkaldırmak, ayaklanmak manasında kullanılır. Namazda iftitah tekbirinin ayakta alınması ve kıraatin ayakta yapılması esastır. Kıyamın süresi de kural olarak bu iki rüknün yerine gelmesini sağlayacak süre kadardır. Namazda kıyamın farz (rükün) oluşu farz ve vâcip namazlar içindir. "Gönülden boyun eğerek, Allah'ın huzuruna durun" (Bakara, 2/238). "Namazı ayakta kıl. Buna gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üstüne yatarak kıl". Nesâî'de Hadis-i şerife şu ilâve vardır: "Buna da gücün yetmezse sırt üstü yatarak kıl. Allah hiçbir kimseye gücünün yereceğinden fazlasını yüklemez" (Buhârî, Taksir, 19; Tirmizî, Mevâkît, 157; Ebû Dâvud, Salât, 175).
Kıyâm, fıkıhta terim olarak namazda iftitah tekbiri ve her rek‘atta Kur’an’dan okunması gereken asgari miktarı okuma süresince ayakta durmayı ifade eder. Bu ayakta duruş şekil olarak namazı oluşturan fiillerden biri olduğu için namazın rükünleri arasında yer alır. Namaz, Allah’a saygı ve bağlılığı simgeleyen belli davranışlardan oluşur; bunlardan biri de “Allah’ın huzurunda ayakta duruş” anlamını taşıyan kıyamdır. Kur’an’da “namazın dosdoğru kılınması” mânasında kullanılan “ikāme” kıyamla aynı kökten geldiği gibi kıyam ve bu kökten türeyen diğer kelimeler birçok âyette namaza ve namaz kılarken Allah’ın huzurunda O’na bir saygı ve itaat göstergesi olarak ayakta duruşa işaret eder. (DİA).
Namazda ayakta durmak o yüce varlığın karşısında elleri bağlamış vaziyette beklemek demektir. Bu esnada kişi ile Allah arasında hiçbir kimse yoktur. Namazda bu şekilde saygıyla ayakta duran kişi “Kur’an’dan kolayınıza gelen ayetleri okuyun.” (Müzemmil 73/20) emri gereğince okuduğu sure veya ayetlerle kendisinin bir kul, O’nun ise Rab olduğunu kabul ederek Allah’ı düşünüp O’ndan başkasını kalp ve zihninden siler. Kul, ayakta iken secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdede burnunun ucuna, kuudda kucağına, selamda omuzlarına bakıp, “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet edin, her ne kadar siz O’nu görmeseniz de muhakkak O sizi görmektedir.”(Buhari, İman, 36) hadis-i şerifinin manasını düşünerek namazda Allah’tan başkasıyla meşgul olmadığını izhar eder ve dini “ihsan” derecesinde yaşar. “Başkasına iyilik yapmak” ve “yaptığı işi güzel yapmak” anlamına gelen ihsan, kulun Allah’a karşı hissettiği derin saygı, bağlılık ve itaat ruhunu ve bu ruh halinin ürünü olan iyi davranışları kapsar.
"Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah’ın huzurunda durun." (Bakara 2/238). Dinin direği, ibadetlerin başı olan namazın, müminin hayatıyla o kadar iç içe, o kadar vazgeçilemez, ihmal edilemez olması istenmiştir ki insanoğlunun her türlü faaliyetine ara verdiği korkulu ve tehlikeli hallerinde, savaşta bile namazın kılınması emredilmiş, ancak olağan dışı hal sebebiyle bazı kolaylıklar tanınmıştır. Normal hallerde müminler, en değerli varlıklarını nasıl koruyorlarsa namazlarını da öyle koruyacak, yani hem eksiksiz hem de devamlı kılacaklardır. “Namazın eksiksiz kılınması” (muhafaza), vücut, dil ve zihin hareketleriyle yapılan farzları, vâcip ve sünnetleri yerine getirmekle olur ve en azından farz namazları geçirmemekle gerçekleşir. Namazla ilgili olan bu mükellefiyet dışında bir de kalple (zihin-duygu işbirliği ile) yapılan ve âyette “kunût” kelimesiyle ifade edilen huşû şartı vardır. Huşû, namaz kılan müminin huzurunda bulunduğu rabbinin büyüklüğüne yaraşır bir saygı, kulluk ve itaat duygusu, kendini veriş, bütünüyle yöneliş şeklinde gerçekleşir ve huşûsuz namaz, ruhsuz ceset gibidir. Bu sebepledir ki bu âyette, “Namazları eksiksiz ve devamlı kılın” emrinden sonra “huzur ve huşû içinde” kaydı getirilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’den hemen bütün ilâhî dinlerde namaz ibadetinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Âdem, Nûh ve İbrâhim’den sonra namazı terkeden nesillerin geleceği (Meryem 19/59), Hz. Zekeriyyâ’nın namaz kıldığı (Âl-i İmrân 3/39), Hz. Îsâ’nın beşikteki mûcizevî konuşmasında namaz vecîbesine atıfta bulunduğu (Meryem 19/31), Hz. İbrâhim’in yanı sıra Lût, İshak ve Ya‘kūb’a namaz emrinin vahyedildiği (Enbiyâ 21/73), Hz. İsmâil’in halkına/ailesine namazı emrettiği (Meryem 19/55), Hz. Lokman’ın oğluna namazı hakkıyla kılmasını öğütlediği (Lokmân 31/17), Hz. İbrâhim’in namazı yalnız Allah rızâsı için kıldığını söylediği (En‘âm 6/162), kendisini ve neslini namazı dosdoğru kılan kullarından eylemesi için dua ettiği (İbrâhîm 14/40), Hz. Mûsâ’ya Allah’ı anmak üzere namaz kılmasının emredildiği (Tâhâ 20/14) ifade edilmekte, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan yerine getirme sözü aldığı görevler arasında namazın da yer aldığı görülmektedir (Bakara 2/83; Mâide 5/12). Yine Ashâb-ı Kehf kıssası anlatılırken mescid kelimesinin zikredilmesinden (Kehf 18/21) o dönemde namaz ibadetinin var olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Hadis ve tarih eserlerinden, İslâm öncesi Hicaz-Arap toplumunda Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği tevhid dininin etkilerinin ve bazı ibadet türlerinin şekil ve mahiyet değiştirerek de olsa devam ettiği, Ebû Zer el-Gıfârî ve Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi bu dine tâbi olup Hanîf diye isimlendirilen kimselerin Kâbe’ye yönelerek namaz kıldıkları anlaşılmakta (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 132; Cevâd Ali, VI, 473-475), buna karşılık Câhiliye Arapları arasında muayyen bir namaz şeklinin bulunduğu bilinmemektedir. “Onların (müşrikler) salâtı ıslık çalmak ve alkışlamaktan ibarettir” meâlindeki âyette geçen (Enfâl 8/35) “salât” kelimesi, daha çok müşriklerin müslümanların Kâbe’deki ibadetlerine karşı ibadet görüntüsü verdikleri bir engelleme hareketi olarak yorumlanmıştır. (DİA, Namaz md.).
Kıyam namazın temel rükunlarından biridir. Diğer iki rükun sırasıyla rüku ve secdedir. Arapça kökenli bir sözcük olan kıyam, aynı zamanda yeniden dirilmek ve yaratılmak anlamına da gelir. Bu kelimeden türetilmiş olan kıyamet ise, ölülerin diriltileceği gün demektir. Bu kelimenin fiil hali ''kıyam etmek'' şeklinde yazılır. Kıyam etmek fiilinin ayağa kalkmak dışında iki farklı manası daha var. Bunlardan ilki bir şey yapmak üzere davranmak ve harekete geçmektir. Kıyam etmek aynı zamanda başkaldırmak anlamına gelir. Osmanlı döneminde bu sözcük, daha çok zulme ve haksızlığa karşı ayaklanmak manasında kullanılmıştır. Namazda secde, Allah'a itaati ve koşulsuz teslim olmayı temsil eder. Allahu Teala, birçok ayette yalnızca ona ibadet etmemizi emreder. Başka ilahlar edinmek ya da bir başka insana ilahi vasıflar yüklemek şirktir ve şirk en büyük günahların başında gelir. Bu nedenle namazda secde ve kıyam rükunları vardır. Allah'ın huzurunda secde eden kul, tüm nefsani ve dünyevi isteklerinden vazgeçer. Kıyam ise Allah'a duyulan sevgi ve saygı demektir. Secde eden kul Allah'a olan itaatini, kıyama duran kul da yüce yaratıcıya olan bağlılığını göstermiş olur.
Hüseyin KUBAT


