Kıraat, Kur’ân kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kur’ân ilimleri açısından kıraat, Kur’ân’ın kelimelerinin okunuşlarındaki keyfiyet ve ihtilafların yer aldığı bir ilimdir. Fıkıhta kıraat kelimesi, namazda kıyamda iken onun bir rüknü olarak Kur’ân okumayı ifade eden özel bir terimdir. Dinî ilimlerde kıraat kelimesine terim olarak değişik anlamlar verilse de genelde “Kur’ân okuma” manasında kullanılır. Kıraat ilmi, ortaya çıkışı ve önemi bakımından İslâmî ilimler içinde önceliğe sahiptir. Bizzat Allah, Kur’ân’ın okunması ve anlaşılmasına önem vermekte; okuyanlar onu anlasınlar ve ondan ibret alsınlar diye Kur’ân’ı kolaylaştırdığını, (Kamer, 54/17, 22, 32, 40; Meryem, 19/97) gönüller onunla kuvvet bulsun diye tane tane okuduğunu (Furkan, 25/32) beyan etmektedir. Bunun yanında Allah, Hz. Peygamber’e, onu okumasını emretmekte; (Neml, 27/92) insanlara ağır ağır okuması için de parçalara ayırdığını (İsra, 17/106) ifade etmektedir. Kullarından da onu ağır ağır okumalarını (Müzzemmil, 73/14) istemektedir.
Sözlükte kırâat “okumak, tilâvet etmek, telaffuz etmek” anlamında masdar; “sesli veya sessiz, nağmeli veya nağmesiz okuma, tilâvet etme” anlamında isimdir. Aynı kökün kur’ân şeklinde gelen masdarı da kıraât ile eş anlamlıdır. Kıraat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yer almamakla birlikte “tilâvet” mânasını veren fiil kalıplarında ve masdar olarak (kur’ân) birçok yerde geçer (A‘râf 7/204; Nahl 16/98; İsrâ 17/14, 45, 106; Kıyâme 75/17, 18; İnşikāk 84/21; Alak 96/1, 3). (Diyanet İslâm Ansiklopedisi Kıraat md). Kur’ân öğretimine özel bir ihtimam gösteren Hz. Peygamber de bizzat kendisi ashaba Kur’ân öğretmiş, aynı şekilde onlara da Kur’ân’ı öğrenmelerini tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber Kur’ân’ın öğrenilmesi konusunda; ısrarlı ve devamlı okunmasını, Kur’ân okumak için bir araya gelen topluluğu meleklerin kuşatacağını, rahmetin ve huzurun onların üzerine ineceğini, ayrıca namazda okumanın ise daha faziletli olduğunu ifade eden hadisleri ile müslümanları teşvik etmiştir. Bunun yanında günlük namazlarda okunabilmesi için Kur’ân metninin ezberlenmesi önemle vurgulamıştır. Tarifinde de geçtiği üzere tilaveti ile ibadet ediliyor olması, Kur’ân’ın doğru okunması bakımından önemini daha da artırmıştır. Bu tavsiyeler doğrultusunda mescitlerde, mekteplerde veya özel hocalar vasıtasıyla çocuklara öğretilen ilk şey Kur’ân olmuştur. (Kıraat ve İmamet, Yaşar Kurt, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayı: 4).
Namazda kıraatın hükmü farzdır. Namazda Kur'an, kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda okunması gereken asgari miktar, kısa üç âyet veya buna denk bir uzun âyettir. Hanefîlere göre imama uyan kişinin kıraat yükümlülüğü yoktur; kılınan namaz açıktan (cehrî, âşikâre) okunan namaz ise imamı dinler, değilse susar. Diğer üç mezhepte ise kıraatin asgari miktarı her rek‘atta Fâtiha sûresinin okunmasıdır. İlk iki rek‘atta Fâtiha'dan sonra Kur'an'dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak (ek sûre) sünnettir. Bu mezheplerde kıraat, imam ve yalnız başına kılan için olduğu gibi imama uyan için de geçerlidir. Şu var ki imama uyan kişi, sessiz namazda Fâtiha'yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazda ise Şâfiîler'e göre sadece Fâtiha'yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler'e göre sesli okunurken bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed b. Hanbel'e göre, tercihen hem dinlemeli, hem de imam ara verdiğinde okumalıdır. "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız." (A'râf, 7/204). “Fatihatu’l-Kitabı okumayan kimsenin namazı yoktur!” (Buhari 765, Müslim 394, Ebu Avane 2/124). Âyet, Kur’ân okunduğu zaman dinlemeyi kesin olarak emrediyor. O halde sesli okunurken dinlemek, sessiz okunan yerlerde ise Fâtiha ve ek sure okumanın en doğru uygulama olduğunu söyleyebiliriz.
Fakihlerin namazda kıraat rüknünü diğer rükünlerden daha hafif tuttuğu, bunun yerine getirilmesinde âzami kolaylıklar gösterdiği, hatta bazan imama uyan kimsede olduğu gibi bunu aramadığı görülür. Bunun için de kıraat rüknünün ifası için bir âyetin okunması yeterli görülmüş, böylece Arapça bilmeyenlerin veya telaffuzda zorlananların da yerine getirebileceği ortalama bir ölçü konulmuştur. On dört asırlık İslâm geleneği içinde, namazda kıraatın ana dille olması taleplerinin ve bunu konu alan tartışmaların ciddi ölçekte gündeme gelmeyişi de bu kolaylıktan kaynaklanmaktadır. Kıraatin namazda farz olması, Kur'an'ın tanımında mâna ve lafız ayırımını veya böyle bir ayırımın yapılıp yapılamayacağını da gündeme getirmiştir. Fakihlerin çoğunluğu böyle bir ayırıma gerek görmezken Ebû Hanîfe'nin Kur'an tanımında mânaya öncelik verdiği, lafzı da bu anlamın kalıpları olarak gördüğü bilinmektedir. Ancak bu tartışma namazdaki kıraat rüknünün ifa şekline ilişkin olup, bütün fakihlere ve İslâm bilginlerine göre ibadetin biçimi haricinde, Kur'an'ın anlamının öncelikli olduğu, onu okumaktan ziyade anlamanın ve içeriğiyle ilgili tefekkürün ana gayeyi teşkil ettiği kuşkusuzdur. Ebû Hanîfe'den başka bütün müctehidlere göre Arapça ezberleyip okuyabilen kimselerin namazda Kur'an'ı asıl dilinden Kur’ân’dan okumaları farzdır. Hanefî mezhebine göre Arapça'ya dili dönmeyen veya ezberleyemeyen kimseler öğreninceye kadar namazda Kur'an'ı (anlamını, meâlini) kendi dillerinde okuyabilirler. (Namazın Rükünleri, İslam İlmihali 1, TDV Yayınları, 2002).
Namazda kıraatin cehrî, açık yapılmasının anlamı, başkalarının duyacağı ses tonuyla okumak demektir. Dilin hareketinin okuma sayılmayacağını kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerlerinden çıkartmak ve niteliklerini uygulamak suretiyle kıraat etmek en doğrusudur. Kimi âlimler ise, ezberdeki bir sûreyi ses çıkarmadan fakat dili hareket ettirerek tekrarlamanın okuma sayılacağını söylemişlerdir. Bu konuda kesin bir ölçü getirmek zor olduğu için namaz kılan kişi, kendisi hangi durumda daha fazla huşû ve kalp huzuru duyuyorsa o şekilde davranmalı; başkalarıyla birlikte toplu olarak namaz kılınan yerlerde başkalarının huşû ve kalp huzurunu ihlâl edecek, başkalarını rahatsız edecek şekildeki okumalardan kaçınmalıdır. Genellikle açıktan okumanın alt sınırı, bir başkasının işitebileceği derecede yüksek sesle okumak şeklinde, gizli okumanın üst sınırı ise en fazla kendi işiteceği şekilde okumaktır. Namazda kıraat ederken her rek‘atta okunan Fâtiha sûresinin ve arkasından eklenmek üzere birkaç sûrenin iyi ezberlenmesi ve okuyuşlarda titiz davranılması gerekeceği bellidir. Bununla birlikte Kur'an okurken çeşitli sebeplerle okuma hatası yapılabilir. Kıraatte anlamın bozulmaması esastır. Her müslümanın namaz sahih olacak şekilde Kur’ân bilgisine sahip olması gerekir. Kur’ân-ı öğrenmek her müslümanın zorunlu görevidir. Ayrıca okuduklarının anlamını bilmesi de gerekir. Namazda ne okuduğunu, neler söylediğini, Allah'tan ne tür istek ve talepte bulunduğunu farketmeli, yaptıklarını bilinçli yapmalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’in temel özelliklerinden biri de güzel sesle ve kendine has eda ile okunan bir kitap olmasıdır. Bunun kaynağı bizzat Kur’an’ın kendisi, aynı doğrultudaki nebevî uygulama ve sonraki dönemlerde görülen tatbikattır. İlk vahyin “Yaratan rabbinin adıyla oku! " ( Alak 96/1) şeklinde gelmesi, ardından "İnkârcılar, “Kur’an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik."(Furkān 25/32), "Kur’an’ı tane tane, hakkını vererek oku."(Müzzemmil 73/4) gerek kıraat gerek tertîl (ağır ağır ve dikkatlice okuma) "Soyumuzdan, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir elçi çıkar rabbimiz!...” (Bakara 2/129) gerekse tilâvet (sesli ve anlamlı, dikkatli okuma), kelimeleri kullanılarak verilen emirler Hz. Peygamber’e, vahyin okunuşunu Cebrâil’den takip etme yanında güzel okuma ve ümmetine öğretme görevini de vermiştir. Rasûlullah’ın Kur’an’ı ashabına ağır ağır okuması, ashaptan tertîl üzere ve güzel sesle okuyanları övmesi kıraat eğitim ve öğretiminin temellerini oluşturmuştur. Bu eğitim ve öğretimde ağırlıklı olarak semâ (kıraati hocadan dinleyerek alma), müşâfehe (kıraati bizzat hocanın yakınında bulunarak onun ağzından alma ve gerekirse ona okuma ve tashih ettirme) ve arz (bir hocanın huzurunda ona ezberden veya mushaftan okuyarak kıraat dinletme) metotları uygulanmaktadır ki bunların hepsi Hz. Peygamber’e dayanır. Ashap Rasûlullah’tan bu metotlarla Kur’an öğrenmiş ve başkalarına öğretmiştir.
Hüseyin KUBAT

