İslâm, insanın yalnızca bireysel ibadetlerini değil, toplum içindeki davranışlarını, ekonomik ilişkilerini ve kamu sorumluluğunu da ahlâkî ilkeler çerçevesinde değerlendirir. Bu bakımdan kamu malının korunması, emanete riayet edilmesi, yolsuzluk ve rüşvetten uzak durulması, toplumsal adaletin sağlanması İslâm ahlâkının temel konuları arasındadır. Kamu malı, yalnızca devletin sahip olduğu bir kaynak değil, toplumun ortak ihtiyaçları için ayrılmış bir emanettir. Kamu bütçesi, vergi gelirleri, vakıf malları, kamu kurumlarının araç ve gereçleri, doğal kaynaklar ve ortak hizmetler için tahsis edilen imkânlar bu kapsamda değerlendirilebilir. Bunların kişisel çıkarlar için kullanılması, yalnızca idarî bir kusur değil; aynı zamanda emanet, adalet ve kul hakkı bakımından ahlâkî bir sorundur.
Kur’an-ı Kerim’de emanetin ehliyet ve liyakat esasına göre verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilir. “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58). Bu ayet, kamu yönetiminin iki temel ilkesini ortaya koymaktadır: Emanete riayet ve âdil olmak. Kamu görevini üstlenen kişinin yetkisini şahsî menfaatleri ve çıkarı için değil, sorumluluğunu taşıdığı toplumun yararı için kullanması gerekir. Aynı şekilde kamu imkânlarından yararlanan her birey de ortak kaynakların korunmasında sorumluluk sahibidir. İslâm’da kişiler için mülkiyet hakkı kabul edilmekle birlikte, mülkiyetin kullanımı ahlâkî ve hukukî sorumluluklarla sınırlandırılmıştır. İnsan, sahip olduğu mal üzerinde tasarrufta bulunabilir; ancak bu tasarruf başkalarının haklarını ihlal etmemeli ve toplumsal adaleti zedelememelidir. Kamu malı ise özel mülkiyetten farklı olarak toplumun ortak ihtiyaçlarıyla ve kamu hizmetleriyle ilişkilidir. Bu nedenle kamu malının korunması, yalnızca malı yönetenlerin değil, bütün toplumun sorumluluğudur. “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin...” (Nisâ, 4/29). Kamu kaynaklarını usulsüz biçimde kişisel çıkara dönüştürmek, hak edilmeyen ödemeler almak, kamu imkânlarını özel işlerde kullanmak ve kamu görevinin sağladığı nüfuzla menfaat temin etmek yasaktır, kul hakkına tecavüzdür.
Kamu malına ihanet farklı biçimlerde ortaya çıkabilir:
* Kamu bütçesinden kişisel harcamalar yapmak.
* Kamuya ait araçları, binaları veya malzemeleri yetkisiz biçimde özel işler için ve kendi menfaati için kullanmak.
* Gerçekleşmeyen hizmetler için ödeme almak veya sahte belge düzenlemek.
* İhale ve satın alma süreçlerinde kamu zararına yol açacak usulsüzlükler yapmak.
* Görev ve yetkiyi yakınlarını kayırmak veya haksız menfaat sağlamak için kullanmak.
Bu davranışların her biri kendi şartları ve hukukî niteliği içinde değerlendirilmelidir. Bununla birlikte ortak yönleri, kamu yararı için tahsis edilen imkânların kişisel çıkara dönüştürülmesidir. “Kimi bir işte görevlendirirsek, onun bizden bir iğne veya daha küçük bir şeyi gizlemesi bile zimmetine geçirmedir (gulûl).” (Müslim, İmâre, 30). Kamu görevlisi, kendisine emanet edilen malın küçük veya büyük olmasına bakmaksızın onu korumalıdır. Kamu malından izinsiz biçimde yararlanmayı önemsiz görmek, emanet bilincini zayıflatır. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, kamu malına ilişkin ihlallerin yalnızca büyük yolsuzluklardan ibaret olmadığıdır. Küçük görülen usulsüzlüklerin normalleşmesi, zamanla daha büyük ihlallerin önünü açabilir. İslâm’a göre makam ve yetki, kişiye sınırsız bir ayrıcalık kazandırmaz. Hz. Peygamber de yönetim sorumluluğunu emanet ve hesap verme ilkeleriyle ilişkilendirmiştir. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum‘a, 11; Müslim, İmâre, 20). Her insan kendi yetki alanında sorumluluk taşır. Kamu yöneticisi, kamu kaynaklarını korumak; memur, görevini dürüstçe yapmak; vatandaş ise ortak imkânları gözetmekle yükümlüdür. Bu nedenle kamu malı ahlâkı, sadece yöneticilerin değil, toplumun tamamının benimsemesi gereken bir sorumluluk anlayışıdır.
Rüşvet, bir hakkın haksız biçimde elde edilmesi veya bir yükümlülüğün hukuka aykırı şekilde yerine getirilmesi amacıyla sağlanan menfaat olarak tanımlanabilir. Yolsuzluk ise kamu yetkisinin kişisel ya da grupsal çıkarlar için kötüye kullanılmasını kapsayan daha geniş bir olgudur. Kur’an, Bakara suresinin 188. ayetinde malları haksız yollardan elde etmeyi ve bu amaçla yöneticilere başvurmayı yasaklar. Bu ilke, kamu yönetiminde tarafsızlığın ve adaletin korunması bakımından son derece önemlidir. Hz. Peygamber’in şu hadisi de haksız menfaat ilişkisine karşı temel bir uyarıdır. “Allah’ın laneti rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerine olsun.” (Ebû Dâvûd, Akdiye, 4; Tirmizî, Ahkâm, 9). Rüşvet ve yolsuzluk, kamu malına verilen doğrudan zararın ötesinde, toplumdaki güven duygusunu da aşındırır. Çünkü adaletin yerini para, nüfuz veya kişisel ilişkiler aldığında vatandaşların kurumlara duyduğu güven zayıflar. Hak edenin değil, çıkar sağlayanın kazandığı bir düzen ortaya çıkar. İslâm’ın adalet anlayışı ise kişiye, aileye, zümreye veya makama göre değişmeyen bir hakkaniyeti gerektirir. Kamu hizmetlerinde kararlar kişisel yakınlıklara değil, hukuka, liyakate ve kamu yararına dayanmalıdır.
Kamu malı ahlâkı, yalnızca hırsızlık ve yolsuzluktan uzak durmakla sınırlı değildir. Kamu kaynaklarını gereksiz yere tüketmek, bütçeyi verimsiz kullanmak ve ortak imkânları korumamak da ahlâkî sorumluluk açısından değerlendirilmelidir. “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf, 7/31). Bir başka ayette de şöyle denilmektedir. “Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ, 17/27). Bu ayetler öncelikle genel bir ahlâk ilkesi ortaya koymaktadır. Kamu yönetimine uygulandığında ise gereksiz harcamalardan kaçınmayı, kamu kaynaklarını verimli kullanmayı ve toplumun ihtiyaçlarını gözetmeyi gerektirir. Örneğin kamu binalarında elektrik ve suyun gereksiz tüketilmesi, kullanılabilir malzemelerin özensizlik nedeniyle atılması, ihtiyaç olmadığı hâlde araç ve gereç satın alınması veya kamu yatırımlarının plansız biçimde gerçekleştirilmesi kaynak israfına yol açabilir. Ancak her yüksek harcama israf değildir. Buradaki temel ölçü, kaynakların gereksiz tüketilmemesi ve kamu yararının gözetilmesidir.
İslâm ahlâkında kul hakkı, insanın başka insanların haklarını gözetmesini ve onlara haksızlık etmemesini gerektirir. Çünkü kamu kaynaklarından haksız biçimde yararlanıldığında, bunun zararı toplumun ortak imkânlarına yansır. Hz. Peygamber, gerçek anlamda iflas eden kişinin durumunu açıklarken ibadetlerinin yanında insanlara yaptığı haksızlıkların da hesaba katılacağını bildirmiştir. “Müflis, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüştür...” (Müslim, Birr ve Sıla, 59; hadis no. 2581). Hadis, insanın ibadetlerinin yanında başkalarının haklarına karşı sorumluluğunun da bulunduğunu gösterir. Kamu malına haksız biçimde el uzatmak da zararın niteliğine göre hak ihlalidir. Kamu malı konusunda ahiret sorumluluğunu hatırlatan bir başka rivayette Hz. Peygamber, ganimet malından haksız biçimde alınan şeylerin kıyamet günü kişinin karşısına çıkacağı konusunda uyarmıştır. (Müslim, İmâre, 30). Bu rivayetin ortaya koyduğu emanet ve hesap verme ilkesi, kamu kaynaklarının korunması açısından önemli bir ahlâkî dayanak sunmaktadır. Dolayısıyla kamu malına zarar veren kişi yalnızca idarî veya hukukî yaptırımları değil, ihlal ettiği haklar bakımından dinî ve ahlâkî sorumluluğunu da dikkate almalıdır.
İslâmî açıdan kamu malı ahlâkını şu ilkeler çerçevesinde özetlemek mümkündür:
1. Emanet bilinci: Kamuya ait kaynakların kişisel mülk değil, korunması gereken ortak bir emanet olduğu kabul edilmelidir.
2. Adalet ve eşitlik: Kamu hizmetleri sunulurken kişisel yakınlıklar, çıkar ilişkileri ve ayrımcılık yerine hakkaniyet esas alınmalıdır.
3. Liyakat ve ehliyet: Kamu görevleri, kişisel bağlılık veya yakınlık esasına göre değil, yeterlilik ve göreve uygunluk temelinde verilmelidir.
4. Haksız kazançtan kaçınma: Rüşvet, zimmet, usulsüz menfaat ve kamu yetkisinin kişisel çıkar için kullanılması önlenmelidir.
5. İsraftan kaçınma: Kamu kaynakları ölçülü, planlı, şeffaf ve verimli biçimde yerli yerinde kullanılmalıdır.
6. Hesap verebilirlik: Kamu görevlileri kararlarının, harcamalarının ve kullandıkları kaynakların hesabını verebilecek bir yönetim anlayışını benimsemelidir.
Kamu malının korunması, yalnızca kamu görevlilerinin davranışlarıyla ilgili değildir. Vatandaşların ortak alanları koruması, kamu tesislerine zarar vermemesi, çevreyi temiz tutması ve kamusal imkânları amacına uygun kullanması da bu ahlâkın bir parçasıdır. “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Mâide, 5/2). Kamu malını korumak iyiliğin, kamu kaynaklarını kişisel çıkar için kullanmak ise haksızlığın yayılmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle toplumda dürüstlük kültürünün geliştirilmesi, kamu zararına yol açan davranışların normalleştirilmemesi ve hukuka uygun denetim mekanizmalarının işletilmesi önemlidir. Denetimsizlik başıboşluğa ve düzensizliği neden olur. Diğer yandan kamu malı ahlâkı, yalnızca bireysel vicdana bırakılamaz. Şeffaf ihale süreçleri, bağımsız denetim, açık bütçe bilgileri, etkili yaptırımlar ve liyakat esaslı görevlendirmeler de dürüstlüğü destekleyen kurumsal araçlardır. Ahlâkî bilinç ile hukukî denetim birbirini tamamlamalıdır.
İslâm’da kamu malı ahlâkı, emanet, adalet, dürüstlük, kul hakkı ve hesap verme ilkeleri üzerine kuruludur. Kur’an-ı Kerim’in emanetleri ehline verme, haksız kazançtan kaçınma ve israf etmeme yönündeki hükümleri; Hz. Peygamber’in kamu malına yönelik haksızlıklar hakkındaki uyarıları, bu konunun İslâm ahlâkındaki önemini açıkça göstermektedir. Kamu malına sahip çıkmak, toplumun ortak emeğine, vergilerine, ihtiyaçlarına ve geleceğine sahip çıkmaktır. Kamu kaynaklarını korumak; eğitim, sağlık, güvenlik, altyapı ve sosyal hizmetlerin adil biçimde yürütülmesine katkıda bulunur. Buna karşılık yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık ve israf, hem kamu kaynaklarını tüketir hem de toplumsal güveni zedeler. Bu nedenle İslâmî bir kamu ahlâkı anlayışında üç ilke birlikte düşünülmelidir: Emanete sadakat, adaletli yönetim ve hesap verebilirlik. Bu ilkeler yalnızca dinî söylemde kalmamalı; kamu görevlilerinin davranışlarına, kurumların işleyişine ve vatandaşların günlük hayatına yansımalıdır. Kamu malını korumak, yalnızca bir malı korumak değil; insan hakkını, toplumsal adaleti ve ortak geleceği korumaktır.
Hüseyin KUBAT


