DEĞİŞEN KUŞAKLAR, DÖNÜŞEN ÖĞRENME KÜLTÜRÜ VE ÖĞRETMENİN TARİHİ BEYANNAMESİ

05 Mayıs 2026 16:15 Boğaziçi Eğitim Derneği 274

​​​​​​​Saygıdeğer Meslektaşlarım, Kıymetli Eğitimciler,

Sözlerime 14 ve 15 Nisan tarihlerinde Urfa ve Maraş’ta yaşanan, başta eğitim camiası olmak üzere ülkemizin tamamını üzen menfur olaylarda ölen öğretmen ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet, yaralılara hayırlı şifalar dilerken böyle üzücü olayların bir daha yaşanmaması için Allah’tan yardım isterken, başta yetkililer olmak üzere, hepimizin üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirmek için adım atmamız gerektiği noktasında ders almamız gerektiğini hatırlatarak başlamak istiyorum.

Bu olaylar bize gösterdi ki öğretmenlik demek sadece dört duvar arasında, gelen öğrencilere ders anlatıp gitmek değil; öğretmenlik Ayla Kara öğretmen gibi öğrencilerini kurtarmak için gerekirse bedenini mermilere siper etmektir.

Değerli dostlar, ülkemizin değişik bölgelerinden gelerek çalıştayımıza katılan, medeniyetimizin sessiz ama en güçlü mimarları olan kıymetli eğitim neferleri, sizleri en derin ve en içten hürmetlerimle selamlıyorum. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.  Bugün burada, sadece mesleki teknikleri veya müfredat programlarını konuşmak ya da rutin bir sempozyum programını tamamlamak için toplanmadık.

Bugün burada, omuzlarımızda taşıdığımız tarihi bir emanetin, insanlığın ortak inancının ve geleceğimizin yegâne teminatı olan evlatlarımızın yarınlarını konuşmak için bir aradayız. Bugün burada, bir medeniyet krizinin eşiğinde, insanlığın vicdanını ve aklını yeniden inşa edecek olan o mukaddes gücü, yani "öğretmenlik" mefkuresini konuşmak için bir aradayız.

Zaman, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı bir nehir gibi akıp gidiyor.

Bu nehrin akış hızı, insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir ivme kazandı. Bizler, bir ayağı kadim değerlerimizde, diğer ayağı ise baş döndürücü bir hızla değişen gelecekte olan bir köprüyüz.

İnsanlık, muazzam bir teknolojik sıçramanın ve aynı zamanda derin bir anlam krizinin tam ortasında duruyor. Konumuz; değişen kuşaklar ve dönüşen öğrenme kültürü. Ancak aslında konuşacağımız şey, bu hızlı dönüşümün ortasında savrulan gençliğin elinden tutacak o sarsılmaz iradenin, yani sizlerin tarihi sorumluluğudur. Çağdaş modern dünyanın pagan yayılmacılığından kurtulmak ancak içinde bulunduğumuz çağda anlam arayışının menziline varması için aidiyet bilinci ve istikamet arayışıyla desteklenmesi gerekir.

İçinde bulunduğumuz çağda aidiyet, basit bir topluluğa dahil olma halinden öte, bireyin varoluşsal bir tercihidir.

Modernitenin insanı kendi içine hapseden, bağlarından koparan ve "atomize" ederek yalnızlaştıran yapısına karşı aidiyet; bir kimlik kartı değil, fırtınalı bir denizde pusulayı sabit tutma iradesidir.

"Kiminle ve Nereye?" sorusu, aslında sadece yol arkadaşlığını değil, gidilecek menzilin niteliğini de belirler. Bu bağlamda İslami hareketin temel taşı olan aidiyet bilinci, ferdi bir yığının parçası olmaktan çıkarıp, her bir tuğlası birbirini destekleyen sağlam bir yapının, yani "Bünyanun Marsus"un vazgeçilmez bir unsuru haline getirir.

Aidiyetin sağlamlığı, kurulan bağın çift boyutlu derinliğinden beslenir.

Bir yanda "Dikey Bağ" olarak nitelendirdiğimiz, doğrudan Allah’a yönelen sarsılmaz bir kulluk bilinci yer alır; bu bağ koptuğunda aidiyet ruhsuz bir ideolojiye dönüşme riski taşır. Diğer yanda ise "Yatay Bağ" dediğimiz, davaya, cemaate ve ümmetin dertlerine olan sorumluluk bilinci bulunur. Bu iki bağın kesişim noktası, inancın yeryüzündeki izdüşümüdür. Genç kuşaklar için bu denge, sadece bir fikirsel kabul değil, aynı zamanda hayatın karmaşası içinde kendilerini konumlandırabilecekleri manevi bir koordinat sistemi sunar.

Toplumsal inşanın en hayati damarlarından biri olan öğretmenlerin temsili meselesi ise hareketin entelektüel derinliğini doğrudan etkileyen bir unsurdur.

Öğretmenlerin potansiyelinin sadece "yardım faaliyetleri" veya "çocuk eğitimi" gibi geleneksel rollerle sınırlandırılması, büyük bir zihinsel enerjinin atıl kalmasına neden olmaktadır. Oysa okulda sahanın içinde, hayatın kalbinde yer alan öğretmenlerin entelektüel sahada, strateji geliştirme süreçlerinde ve karar mekanizmalarında "görünür" olmaları; hareketin sadece bir kesimine değil, toplumun tamamına hitap edebilmesini sağlar.

Okullarda öğretmeni sadece bir "destekleyici" değil, davanın "kurucu öznesi" olarak konumlandırmak, hareketin kuşatıcılığını artıracak en temel adımlardan biridir.

Öğretmenlik Peygamberlerin Görevlerindendir

Değerli hocalarım, öncelikle öğretmenliğe nasıl bakmamız gerektiği konusu üzerinde birkaç kelam ederek konuya başlamak istiyorum. Bizler öğretmenliğe, zil çalınca derse giren, sınıfta dersin müfredatını anlatan, zil çalınca dersten çıkan, dersler bitince evine giden ve öğrencilerin sadece bu dünyasını kurtarmak için ders veren bir anlayışla bakamayız.

Bizler öğretmenliğe, bakanlığın belirlediği müfredatın yanında inancımızın da belirlediği müfredatı öğrencilere aktarma gayretinde olan, onların sadece beyinlerine değil kalplerine de dokunmaya çalışan,onların sadece dünyalarını değil ahiretlerini de kurtarmalarını sağlayacak bilgilerle donanmalarını sağlamaya çalışan, mesaimizin zil çalmayla bitmediği, okuldan sonra da öğrencilere verebilecek ilgi ve alakamızın olduğu bir bakış açısıyla bakmalıyız.

Her peygamberin aynı zamanda birer öğretmen oldukları bilinciyle bizler de mesleğimizi icra ederken bu misyonu yüklendiğimizin bilinciyle hareket etmeliyiz.

Sınıflarımıza girerken bize emanet edilen gençlerin, bize emanet edilen taze filizler olduğunu, bu filizlerin dallanıp meyveye dönüşmesi için gerekli bakımı yapacak bahçıvanların bizler olduğumuz bilinciyle hareket etmeliyiz.

Bize teslim edilen öğrencileri adeta mabede sunulan Meryemler gibi düşünüp onun bakımıyla görevlendirilen bir Zekeriya hassasiyetiyle hareket etmeliyiz. “Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir kabulle karşıladı, güzel bir bitki gibi yetiştirdi; onu Zekeriya'nın himayesine bıraktı.” (Ali İmran 37) .

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun".

Bizim öğretmenliğe bakışımızın temelinde Peygamberin bu hadisinde müjdelediği öğretmenlerin olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz.

Öğretmenlik mesleğinin hangi bilinçle yapılması gerektiğini Nurettin Topçu bizlere şöyle açıklıyor:  Kırk yıl boyunca öğretmenlik yaptım. Okula, mabede gider gibi gittim. Hiçbir derse abdestsiz girmedim.

"Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım" sözü ile, dünyevi bilgiyi hakiki hikmetle temellendirme gerekliliğini vurgular Aliya İzzetbegoviç.

Öğrencilere Bakışımız

Değerli hocalarım, öğretmenlik hiçbir zaman sadece “bilgi aktarımı” olmamıştır. Bilgi artık her yerde. Cebimizdeki ekranlarda, arama motorlarında, yapay zekalarda...

Eğer mesele sadece bilgiyi aktarmak olsaydı, mesleğimizin hükmü çoktan biterdi.

Bizim mesleğimizin özü, insan inşa etmektir. Tarihi sorumluluğumuz; bu topraklara, bu topluma ve insanlığa karşı duyduğumuz o derin mesuliyet duygusunda gizlidir. Bizler, sınıflarımıza adım attığımızda sadece 30-40 öğrenciye hitap etmeyiz. Bizler, geleceğin doktorlarına, adalet dağıtacak hâkimlerine, ülkeyi yönetecek liderlerine, şefkatli anne babalarına hitap ederiz.

Toplumun vicdanı biziz. İnsanlığın inancının gerekleri olan merhameti, adaleti, dürüstlüğü ve çalışkanlığı yeni nesillerin kalbine işleyecek olanlar bizleriz.

Bir çocuğun gözündeki ışığı fark edip onu bir yıldıza dönüştürmek, bizim en büyük ibadetimiz, en kutsal görevimizdir. Unutmayalım ki; “ruha dokunmayan, karakter inşa etmeyen hiçbir eğitim sistemi, insanlığa huzur getiremez."

Kıymetli hocalarım, her nesil kendi zamanının ruhunu taşır. Bugün sınıflarımızı dolduran çocuklar, bizim doğduğumuz dünyaya doğmadılar. Bizler bilginin kıt, ulaşılmasının zor ve değerli olduğu bir çağda yetiştik. Onlar ise bilginin bir tufan gibi üzerlerine yağdığı, dijital bir okyanusun ortasında doğdular.

Biz bu çocuklara bakıp "dikkatleri dağınık, idealleri yok, sadece ekranlara bakıyorlar" diyerek işin içinden çıkamayız. Onların dikkatleri dağınık değil; sadece aynı anda çok fazla uyarana maruz kalıyorlar. Onların idealleri yok değil; sadece geleneksel başarı tanımları onlara anlamsız geliyor.

Bizim tarihi sorumluluğumuz, onları yargılamak değil, onları anlamaktır. Çünkü anlaşılamayan hiçbir nesil, dönüştürülemez. Onlar, dijital dünyanın soğuk kodları arasında kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan şefkat ve anlam arayıcılarıdır.

Biri bize Anlam Arayışı nedir? Diye sorsa Anlam Arayışı, insanın kendi varoluşunun nedenini evrendeki yerini ve hayatına yön veren temel gayeyi (amacı) bulma çabasıdır. Yalnızca hayatta kalmanın ötesine geçip “Neden buradayım? Hayatımın değeri ne? Ve Niçin yaşıyorum?” gibi köklü sorulara içsel bir yanıt bulma sürecini ifade eder. "Bir anlam arayışına katkı sunmak, yön vermek ve genç nesli anlam arayışında başarı sağlamasına yardımcı olmak için kendinizi bir öğretmen olarak sorumlu tutuyorsak ki o sorumluluktur ki buradasınız. Genç nesle, sınıfımızdaki gençlerimize, üniversitedeki gençlerimize, yavrularımıza, hayatlarına anlam katan unsurları iyi tahlil etmek ve temel kuralları üretmek ve ortaya koymak zorundasınız.

Müslümanca bir duruş kazanmalarını

Bir eser ortaya koymalarını

Bir işi başarmalarını

Toplumda fayda sağlayacak bir projede yer almalarını

Ve bir değer üretmelerini sağlamalıyız.

Özetle anlam arayışı, durağan bir hedef değildir; insanın yaşamı boyunca düşünceleriyle, duygularıyla, ve eylemleriyle dinamik bir yolculuktur.

Eğer bizler onlara bu anlamı sunamazsak, onları sanal dünyanın sahte kahramanlarına teslim etmiş oluruz.

Sık sık “Bu yeni nesil çok farklı, anlamıyoruz” cümlelerini duyuyoruz. İsimleri ne olursa olsun, onlar bizim çocuklarımız. Doğru, farklılar. Çünkü onların içine doğdukları dünya farklı. Onlar hıza, görselliğe, anında etkileşime doğdular.

Eğer bizler, kendi öğrendiğimiz yöntemlerle bu günün çocuklarına öğretmeye kalkarsak, onların yarınlarından çalmış oluruz.

Öğrenme kültürü dönüşmek zorunda! Bunun için bizler:

 Öğrencilerimize      sadece           “ne      düşüneceklerini”      değil,

“nasıl düşüneceklerini” de öğretmeliyiz.

Öğrenme kültürü, geri dönülemez biçimde dönüşmüştür. Artık mesele, tahtaya yazılanları deftere kopyalatmak değildir.

Yapay zekanın anında denemeler yazdığı, karmaşık denklemleri saniyeler içinde çözdüğü bir çağda, öğretmenin rolü "bilgi kaynağı" olmaktan çıkmıştır.

Peki, makinaların her şeyi bildiği bu çağda bizim işimiz nedir? Öğretmenler olarak bizim işimiz makinaların vicdanı, merhameti, adalet duygusunu vermediğini bilerek bu değerleri öğrencilerimize taşımak olmalıdır.

İşte dönüşen öğrenme kültüründe öğretmenin yeni ve asıl rolü budur: Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmek. Bizler artık birer bilgi aktarıcısı değil; karakter mimarları, anlam rehberleri ve hakikat yolcularıyız.

Öğrencilerimize sadece sınavları nasıl geçeceklerini değil, hayatın zorlukları karşısında nasıl dürüst ve onurlu kalacaklarını öğretmek zorundayız.

Bir öğretmen olarak Topluma ve İnsanlığa Karşı Sorumluluklarımız üzerine birkaç şey söylememiz gerekirse

Saygıdeğer meslektaşlarım, öğretmen sadece sınıfın değil, toplumun da lideridir. Bir toplum yozlaşıyorsa, umutsuzluğa kapılıyorsa, değerlerini yitiriyorsa, bunun ilacı ne siyasette ne de ekonomidedir; bunun yegâne ilacı eğitimdir, öğretmendedir.

Genç neslin hedef ve ideallerini gerçekleştirmesi demek, sadece onların iyi maaşlı işlere girmesi demek değildir.

Asıl hedef; kendi ayakları üzerinde durabilen, ülkesini seven, insanlığın acılarına duyarlı, haksızlık karşısında susmayan bir nesil yetiştirmektir.

İnsanlığın inancının gerekleri şunlardır:

Doğruluğu ve dürüstlüğü her şartta savunmak.

Emeğin ve alın terinin kutsallığına inanmak.

Farklılıklara saygı duyarken kendi inanç köklerinden kopmamak.

Zayıfı korumak ve hakkı gözetmek. Adil olmak, adaleti her hal ve şartta savunmak.

Eğer bizler, sınıflarımızda bu değerleri yaşatmazsak, dışarıdaki dünyanın acımasız çarkları çocuklarımızı öğütecektir.

Bizim sınıflarımız, dünyanın geri kalanındaki tüm kötülüklere, haksızlıklara ve yozlaşmaya karşı kurulmuş birer direniş kalesidir.

Eğitemediğimiz Öğrenciler

Bir fabrikada üretilen ürün hatalı olsa defolu deyip bir kenara atarız, yenisini üretiriz. Zirai don olduğunda o yıl tarladan ürün alamayız ama bir yıl sonra tekrar ürün alabiliriz. Ama yanımıza gelip de eğitemediğimiz öğrenciler ise; geri dönüşü olmayan sıkıntılara neden olacak şekilde toplumun içinde her an patlamaya hazır birer serseri mayın gibi gezecektir.

İstanbul’da okulda öğrencisi tarafında öldürülen öğretmen Fatma Nur Çelik olayı, Siverek’de okulu basıp on altı kişiyi yaralayıp kendi canına kıyan Ömer Ket olayı özellikle eğitim camiasının yüreğini yakan olaylardır. Siverek olayından bir gün sonra Maraş’ta daha acı bir olay yaşandı. 8. Sınıf öğrencisi çantasına koyduğu 5 tabanca ile okula gidip 9 kişiyi öldürüp birçok kişiyi yaralıyor, kendisi de ölüyor.

Bu kadar canilik nereden çıkıyor?

Bu canileri nasıl yetiştiriyoruz?

Bunlar hangi olayları yaşadılar da böyle silaha sarılıp okul basabiliyorlar?

Bunların yanı sıra suça sürüklenen birçok genç var?

Okullarda akran zorbalığı son yıllarda bütün televizyon kanallarında haberlere konu olmasına rağmen önlem alınması için ciddi çalışmalar yapılması elzemdir.

Uyuşturucu ve bağımlılık dahil cadde, sokak, mahalle çetelerinin mafya örgütlerinin ve sapık ideolojiler dahil, kadın pazarlayıcılarının hepsinin tek sermayeleri kazanç kapıları bu ihmal ettiğimiz kendileri ile ilgilenmediğimiz, okullarını terk eden, parçalı ailelerin sahipsiz çocukları.

Burada amacım öğretmenleri suçlamak değil, tek suçlu tabi ki öğretmen değildir. Bu konularda en az sorumluluk sahibi olan öğretmendir. Ama silahın okula sokulup da savunmasız insanlara saldırı yapılması, saygı gösterilmesi gerekirken canı tehlikeye atılan öğretmenlerimizin hangi şartlarda eğitim ve öğretim yaptıklarının da görülmesi gereken bir olaydır. En ufak bir çocuğunu hayasızlığından dolayı öğretmenlerimizin ikazları hemen velilerin okullarda öğretmen baskılarına neden oluyor.

Bu olayların iyi irdelenip nerede hata yaptığımızı görmemiz gerekmektedir.

Eğitim olayı bir bütün olduğunu tekrar görebilmekteyiz. Öğretmen, aile, medya, sokaklar, sosyal medya bunların hepsi çocuklarımızın üzerinde etkili olan sac ayaklarıdır. Bu nedenle bize düşen el birliği yaparak çocuklarımızın iyi bir insan olarak yetişmesi için elimizden geleni yapmaktır.

Gençlerin Maruz Kaldığı En Büyük Sıkıntılar

Bugün gençler birçok uyaran tarafından uyarılmaktadır. Bu uyartılar çok fazla olduğu için bizler çocuklarımızı eğitemiyoruz, çocuklar elimizden kayıp gitmekte.

Günümüzde çocuklarımızı en çok etkileyen ve elimizden kayıp gitmesine neden olan en büyük etmen gençlerin hayatı anlamlandıramamasıdır. Hayat anlamsızlaşınca ve bir anlam arayışına da girilmeyince gençler günübirlik hazların kurbanları olmaktadır. Artık tek hedef hazlarının tatmini olmaktadır.

Çoğu anne- baba tutumları da gençlerimizin maruz kaldığı sıkıntılar arasındadır. Çocuklarının bütün isteklerini yerine getiren, çocukları için sadece dünyalık kaygılar taşıyan, çocuklara değer yargısından çok test, soru bankası sunan veli profili de çocuğun duygu ve maneviyattan uzak büyümesine neden olmaktadır.

İşte öğretmen olarak sizler böyle öğrencilerle muhatap olmaktasınız. İşinizin kolay olmadığını ve sorumluluklarınızın büyük olduğunun farkındayız. Ama unutmayalım ki büyük sorumluluklar büyük ecirler barındırır.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Yapması Gerekenler

Ülkemizde cumhuriyetin ilanından hemen sonra batılı bir yaşantıyı dayatan rejim eğitimde de batıyı örnek almış ve eğitimimizi batılı bilim adamları tarafından şekillendirilmeye çalışılmıştır. 1946’da İnönü hükümeti döneminde bütün eğitim kurumumuz Fulbright Anlaşması ile ABD’nin yönetimine teslim edildi. O gün bu gündür bu anlaşmanın hükümlerinin bitip bitmediğinden bu ülkenin insanlarının haberi bile yoktur.

Yapılan anlaşmalar neticesinde eğitim politikalarımız hep bizim dışımızdan belirlenmiştir. Günümüzde her alanda birçok değişiklik yapılmasına rağmen eğitim konusundan hala beklenen köklü değişikliklerin yapılamaması bu konuyu gözlerimizin önüne sermektedir.

Bu nedenle bakanlığın özgür ve özgün bir eğitim sistemiyle bizim kendi öz değerlerimize sahip; okuyan, araştıran ve sorgulayan bir insan yetiştirmek için bir çalışma ortaya koyması gerekmektedir. Maarif Modeli bu konuda atılan bir adımdır, ama değer yargılarıyla barışık insan yetiştirmek öğretmenleri sadece kağıtların arasına gömmekle olmamaktadır. Evrak hazırlamakla uğraşan öğretmen yorulmakta ve değer yargılarını verememekte.

Unutmamak gerekir ki değer yargıları kağıtlara işlemekle değil öğretmenlerin rol model olmalarıyla verilir.

CUMHURİYETTEN BUGÜNE EĞİTİMDEKİ KURUMSAL BOŞLUKLAR

1. Bir Eğitim Felsefesinin Oluşturulamamasının altında yatan sebeplerin başında Osmanlının yıkıldığı Cumhuriyetin kurulduğu dönemde eğitim sisteminde çok sayıda yapısal değişiklikler yapıldı:

Harf devrimi

Tevhid-i Tedrisat

Köy Enstitüleri

Çok partili dönem düzenlemeleri

8 yıllık eğitim

4+4+4 sistemi

Bu köklü değişikliklerin tek bir hedefi vardı geçmişle hatta Osmanlı bakiyesinden iz kalmaması ve İslami olan bütün alanların terkedilmesi, vazgeçilmesi ve yeni bir toplumun yeni bir neslin ortaya çıkarılması idi.

Ancak bütün bu değişikliklerde ahlaki ve manevi sorun vardı:

Sistem değişti ama değişmeyen milli ve insani bir eğitim felsefesi kurumsallaşmadı.

Yani şu soruya net cevap üretilemedi:

Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?”

Meslek sahibi mi?

Memur mu?

İtaatkâr vatandaş mı?

Düşünen birey mi?

Ahlaklı şahsiyet mi?

Medeniyet kurucu öncü mü?

Bu netleşmeyince müfredat değişti, kitaplar değişti, sınavlar değişti; ama insan yetiştirme yönü hep eksik kaldı.

Akademik çalışmalar Cumhuriyet boyunca eğitim politikalarında süreklilik sorunu ve felsefi dağınıklığın sistemin temel açığı olduğunu belirtmektedir.

2. Ezberci ve Sınav Merkezli Kurum Kültürünün Aşılamaması

Daha erken Cumhuriyet yıllarında Türkiye’ye davet edilen yabancı eğitim uzmanları bile sistemde en büyük problemin ezbercilik olduğunu raporlamışlardı. Bu sorunun bugün de devam ettiği akademik olarak tespit edilmiştir.

Bugün öğrencinin önünde:

LGS

YKS

Bursluluk

Deneme sınavları

Test odaklı başarı baskısı vardır.

Sonuç:

Okullar karakter üretmiyor, puan üretiyor.

Öğrenci düşünmüyor, doğru şıkkı arıyor.

Öğretmen rehberlik yapmıyor, yetiştirme telaşı yaşıyor.

Bu kurumsal boşluk çok büyüktür:

Eğitim, öğrenme merkezi olmaktan çıkıp sınav hazırlık merkezine dönüşmüştür.

3. Öğretmeni Sistem Kurucu Değil, Müfredat Uygulayıcısı Görme Yanlışı başka bir sorun olarak hala devam etmektedir.

Cumhuriyet boyunca öğretmen çok konuşuldu; ama öğretmene gerçek anlamda “nesil mimarı” rolü verilmedi.

Öğretmen, evrak yükü altında bırakıldı merkezi kararların pasif uygulayıcısına dönüştürüldü inisiyatif alan değil, talimat bekleyen olarak memurlaştırıldı Halbuki öğretmen eğitim sisteminin kalbidir.

Aslında boşluk şudur:

Öğretmen yetiştiren kurumlarla okul sahası arasında ruh birliği kurulamadı.

Ne zaman ki ruh birliğini sağlamak için manevi havanın teneffüsü için örneğin Ramazan ayı etkinlikleri o da sembolleri canlandırmak gibi yapılsa sol, sosyalist, Kemalist, Laik kesimler Laiklik elden gidiyor gibi 28 Şubat hortlatılmasını devreye koyup hop oturup hop kalkmaya devam ediyor ve baskı altında tutmaya çalışıyorlar. Evet Milli Eğitim Bakanlığının bu çalışmalarını destekliyor ve var gücümüzle destekleyicileriyiz.

Öğretmen bilgi taşıdı ama ideal taşıyamadı. Yıllardır süregelen bir can alıcı sorunda:

 

4. Değer Eğitimi ile Akademik Eğitimin Birleştirilememesi

Cumhuriyet dönemi eğitim kurumları daha çok:

Akademik başarı, resmi vatandaşlık bilinci, mesleki yeterlilik, üzerinde durdu.

Ama:

Ahlak, merhamet, aidiyet, sorumluluk, insanlık ideali, kurumsal olarak ikinci planda kaldı.

Sonuç:

Diploma sahibi ama yönsüz bir gençlik

Meslek sahibi ama amaçsız bireyler

Bilgili ama sorumsuz nesiller yetişti.

Yani okul bilgi verdi fakat her zaman anlam veremedi. Her yıl mezun edildi hala bu sorun bilinmesine rağmen çözüm için bir adım atılmadığı görülmektedir.

5. Aile-Okul-Toplum Üçgeninin Kurulamaması da eğitimde en önemli çıkmaz sorunlarımız olarak üzerinde durulmamaktadır.

yıllarca eğitim büyük ölçüde okul binasına sıkıştırıldı.

Hâlbuki çocuk üç yerde yetişir evde, okulda, sokakta/toplumda

Bu üç alan arasında koordineli bir insan yetiştirme politikası oluşturulamadı.

Sonuç:

Öğretmenin verdiğini medya bozdu.

Ailenin verdiğini dijital kültür dağıttı.

Toplumun verdiğini popüler hayat eritti.

Kurumsal boşluk:

Eğitim sadece MEB’in işi sanıldı; toplumun ortak sorumluluğu haline getirilemedi.

Toplum, toplumun değerleri ve toplumu inşa edecek Müslümanca düşünme, İslami yaşam okullar da yerini pozitivizme terkettirildi. Bilim ve akıl okullarda dini düşüncenin yerine konuldu üniversiteler hala batı düşünce tarzı ve yöntemiyle genç nesli kendi inanç köklerinden mahrum bırakılarak akademik insanlaryetiştirmektedir.

6. Gençliğin Ruh Dünyasını Okuyacak Rehberlik Mekanizmalarının Zayıflığı

Bugün gençler, kimlik krizi, yalnızlık, dijital bağımlılık, amaçsızlık, inanç sorgulamaları yaşıyor.

Fakat okulların büyük kısmında rehberlik, tercih danışmanlığı, sınav yönlendirmesi seviyesinde kalıyor.

Oysa genç neslin asıl ihtiyacı ruhsal yön bulma, hayat amacı, karakter inşası kurumsal olarak buna uygun model yeterince kurulamadı.

7. Sık Değişen Sistem, Oturmayan Kurumsal Hafıza

Cumhuriyet tarihi boyunca eğitim neredeyse her dönemde değişti: ders geçme sistemi değişti, sınav sistemi değişti, okul türleri değişti müfredat değişti, zorunlu eğitim süresi değişti fakat bu kadar değişim kurumsal istikrar üretmedi.

Toplumda oluşan algı: “Eğitimde hiçbir şey kalıcı değil.”

Bu da öğretmeni, öğrenciyi ve aileyi yordu.

“Cumhuriyet boyunca okul binaları yaptık, müfredatlar değiştirdik, sınavlar icat ettik; fakat nesil inşa edecek köklü bir eğitim ruhunu kurumsallaştıramadık.”

 “Sorunumuz okul sayısının azlığı değil; insan yetiştirme idealinin kurumsal hafızaya dönüşememesidir.”

Bu eksik eğitim düzeni nasıl bir gençlik üretti?

Yani bugün öğretmen sınıfa girdiğinde neden eski öğrenci profilini bulamıyor?

Neden söz geçmiyor?

Neden ideal anlatınca heyecan oluşmuyor?

Neden bilgi veriliyor ama şahsiyet oluşmuyor?

Çünkü eğitimdeki kurumsal zaaflar, genç kuşakta derin sosyolojik kırılmalar üretti.

YENİ KUŞAKTA OLUŞAN SOSYOLOJİK VE AHLAKİ KIRILMALAR

1. Aidiyet Yoksunluğu: Genç artık hiçbir yere tam ait hissetmiyor

Bir zamanlar çocuk: ailesine, mahallesine, okuluna, milletine, inancına aitti. Bugün ise dijital çağın da etkisiyle genç, her yerde var ama hiçbir yere ait değil. Sosyal medyada binlerce bağlantısı var; ama kalbini bağladığı sağlam bir kimliği yok. Bu aidiyet boşluğu şunu doğurdu, sorumluluktan kaçan birey, yalnızlaşan genç, kolay savrulan karakter. Aidiyet zayıflayınca fedakârlık da zayıfladı.

2. Haz Kültürü: Sabır Yerine Anlık Tatmin

Yeni kuşak beklemek istemiyor. Bilgi, Sonuç, Başarı, Eğlence hemen gelsin. Çünkü dijital kültür ona şunu öğretti: “İstediğin her şey tek tık uzağında.” Bu kültür uzun soluklu emek isteyen, ilim yolculuğunu ideal uğruna mücadeleyi karakter terbiyesini zorlaştırdı.

Genç yorulmak istemiyor; çünkü haz kültürü mücadele kültürünü yedi bitirdi.

3. Otorite Aşınması: Öğretmenin Sözü Tek Başına Yetmiyor

Eskiden öğretmenin sınıfa girişi bir ağırlık taşırdı.

Bugün öğrenci öğretmeni sadece dinlemiyor, aynı anda onu: Google ile karşılaştırıyor, YouTube ile kıyaslıyor, sosyal medya fenomenleriyle tartıyor. Bilgi otoritesi parçalandı. Ama daha kötüsü,

Toplum genelinde anne-baba, öğretmen, kanaat önderi, alim, büyük figürü aşındı. İtibarsızlaştırıldı.

Sonuç: Genç rehbersiz kaldı. Önünde bilgi var; ama güveneceği hikmet sahibi model azaldı.

4. İdealsizlik: Büyük Davalar Yerine Küçük Konforlar

Bu çok tehlikeli…

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde de sonraki ideolojik dönemlerde de gençliğe bir hedef sunuluyordu, ülke kurma, kalkınma, toplumu değiştirme, değer üretme.

Bugün ise sistem gençliğe çoğu zaman şunu sunuyor: iyi maaş, rahat hayat, bireysel kariyer.

Yani genç: “Nasıl faydalı olurum?” yerine “Nasıl rahat ederim?” diye düşünüyor.

“Değerli öğretmenler; bugün sınıflarımıza sadece ders öğrenmeye gelmiş öğrenciler girmiyor…

Aidiyet krizi yaşayan, anlam arayan, haz kültürüyle sabrı aşınmış, idealleri küçülmüş, içten içe yalnızlaşmış bir nesil giriyor.” Peki biz öğretmenler bu tablo karşısında ah tuh mu edeceğiz. Asla yılmak yok Ayla Kara öğretmen gibi kendimizi öğrencilerimize zararlı olan onları zehirleyen her türlü kötülükleri bertaraf ederek kendimizi onların önünde siper etmek olmalıdır. Bakın böyle olduğumuzda, onları koruduğumuzda ben bir toplumu ihya ve inşa edeceğimize inanıyorum.

Araştırmalar Türkiye’de eğitim politikalarında süreklilik eksikliğinin en temel yapısal problem olduğunu vurguluyor.

On iki yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitimin aksaklıkları artık açık açık ortaya çıkmıştır. Okumak istemeyen bir insanı zorla sıraya oturtmakla eğitim verilmiş olmuyor. Sadece o öğrencinin bedenini orada hapsetmiş olunuyor. O öğrencide özgür olmak için elinden geleni yapmaktadır. Temel eğitimden sonraki eğitim zorunlu olmaktan çıkarılmalı, isteyen öğrenci okula devam edebilmelidir. 

Tarihi Çağrı

Sözlerimi toparlarken, hepinizin omuzlarındaki o ağır ama bir o kadar da şerefli yükü selamlıyorum.

Zaman zaman yorulacağız. Zaman zaman "Acaba emeklerim boşa mı gidiyor?" diye düşüneceğiz. Sistemden, koşullardan, ilgisizlikten şikayet edeceğimiz günler olacak. Ancak asla umutsuzluğa kapılma hakkımız yoktur. Çünkü bizim umutsuzluğumuz, bir milletin karanlığa gömülmesi demektir.

Gelin, bu değişen dünyada sarsılmaz birer fener olalım. Gelin, ekranların soğuk ışığına karşı, insan kalbinin sıcaklığını savunalım.

Çocuklarımızın gözlerindeki o masum ışığı, insanlığın yolunu aydınlatacak birer meşaleye dönüştürelim.

Unutmayalım ki tarih; savaşları kazananları veya binaları dikenleri değil, o savaşları kazanacak ve o binaları inşa edecek nesilleri yetiştirenleri asıl kahramanlar olarak yazar. Sizler, bu çağın isimsiz ama en büyük kahramanlarısınız.

İnsanlığın inancını ve geleceğin aydınlığını inşa etme yolundaki bu tarihi yürüyüşünüzde hepinize güç, sabır ve üstün başarılar diliyorum. Varlığınızla bu ülkenin yarınlarını aydınlattığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Yorum Ekle

İlk Yorumlayan Siz Olun!
  • Etiketler
Boğaziçi Eğitim Derneği

Boğaziği Eğitim Derneği Kurumsal Web sitesi.

Boğaziçi Eğitim Derneği

İstiklal Mah. Hamikoğlu Sok. No:16
44320 Battalgazi / Malatya

Dernek Yazılımı: Medya İnternet™ - Dernek Sitesi Kulga © Tüm Hakları Saklıdır.