İslâm toplumunun dışındaki her toplum, baskı ve nüfuz kabul edenler veya baskı ve nüfuz altına alınabilenlerle, onlara baskı yapanlar olmak üzere iki sınıfa ayrılır. İkisinin arasındaki fark, birinin baskıya uğrayan, baskıyı kabul eden büyük çoğunluk; diğerinin baskıyı uygulayan küçük azınlık olmasıdır. "Mustaz'aflar" (güçsüzler) kelimesi Kur'an-ı Kerim'de "müstekbirler" (kibirliler, büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Müstaz'aflarla, toplumda hiç bir tabii hâkimiyet yetkisi olmayanlar anlaşılır. Kur'ân-ı Kerim'de mustaz'aflar, müstekbirlerin istiz'af ettiği, zayıf gördüğü, zayıf bulduğu, zaafa uğrattığı, hor ve zelil kıldığı kimselerdir. İslam’ın sosyal adalet ilkesine göre, toplumun güçlü kesimleri, varlıklarını ve imkânlarını paylaşarak mustazaf kesimleri desteklemekle yükümlüdür. Müstaz'afûn (tekili: müstaz'af); Kur'an-ı Kerim'in en önemli kavramlarından biri olan istiz'af, za'f kökünden gelir ve dokuz yerde geçer. Za'f, beden, ruh veya konumda güçsüzlük demektir.
"Kavminin ileri gelen inkârcıları, “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz...” dediler."(Hud, 11/27). İşte bunlardan inkârcı olanlar üstünlüğü maddî güçte yani zenginlik, kabilenin genişliği ve adamlarının çokluğunda gördükleri için Nûh’a inanan sıradan insanları küçümsediler. Halbuki peygamberlere ilk inananların çoğu, ilâhî mesajın, kendilerine bu dünyada daha âdil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, âhirette de ebedî mutluluk vaad ettiği, toplumun alt tabakalarına mensup köle, yoksul ve ezilenlerden oluşuyordu. Peygamberlerin üstlendiği görev de, ıslahatçı karakteri sebebiyledir ki, toplumun mevcut düzenini elinde tutan varlıklı ve imtiyazlı kişiler ve gruplar nezdinde daima hoşnutsuzluğa yol açmış, tepkiyle karşılanmıştır. "Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara dediler ki: “Siz Sâlih’in, rabbi tarafından gönderildiğine gerçekten inanıyor musunuz?” ... (A'raf, 7/75). Her peygambere inananların çoğunu müstaz'aflar oluşturduğu gibi, en son Rasul Hz. Muhammed (sas)'e ilk iman edenler de müstaz'af, zayıf, güçsüz kimselerdi. Bizans İmparatoru Mekke'de bir peygamberin zuhur ettiğini duyunca, o sırada Şam'da bulunan Mekkeli tüccarları yanına çağırmış ve durumu öğrenmek istemişti. Herakleios'un sorularına Rasulullah (sas)'e akrabalık bakımından daha yakın olan Ebu Süfyan cevap veriyordu. Herakleios: "Ona tâbi olanlar, ileri gelen zümre mi, yoksa fakir ve zayıf insanlar mıdır?" diye sorunca Ebu Sufyan; "Hayır, zayıf kesimden insanlardır." demiş, bunun üzerine Herakleios: "Zaten peygamberlerin tabileri de bu zayıf halk kesimidir." demiştir (Tecridi Sarih Tercemesi, I, 22, Had. No: 7).
Zayıf düşürülen, müstaz'af halk topluluklarının bir kaç kategoride incelemek mümkündür. Bir grup vardır ki bunlar uzun zamandan beri nesillerin değişmesiyle vahiyden uzak kalmış, uzak bırakılmış kimselerdir. Şayet kendilerine vahiy ulaşırsa, daveti kabul ederler ve omuzlarında taşımaya başlarlar. Bundan dolayı zamanın zalimleri tarafından olmadık işkencelere uğratılırlar. Davalarından vazgeçmeleri için ne kadar baskı yapılırsa yapılsın tekrar küfre dönmezler. Rasullere ilk inananlar bunlardır. Müstekbirlerin daveti kabul etmemelerinin bir bahanesi de Rasullere ilk olarak inananların müstaz'aflar olmasıdır. Müstekbirler bu inananlarla devamlı alay ederler, onları küçük görürler. Rasullere de, müstaz'afları etrafından kovduğu takdirde inanacaklarını söylerler. Rasuller bunu yapmayınca, davayı ilk kabul edenler güçsüz kimselerden olduğu için, davayı haksız ve yanlış bulurlar. Zira bunlar müstaz'aflarla bir arada bulunmayı kibirlerine yedirmemektedirler. "Firavun, o yerde (yeryüzünde) ululandı ve halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi müstaz'aflaştırıyor (zayıf düşürüyor), oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi. Biz ise istiyoruz ki yeryüzünde müstaz'aflara lütfedelim, onları (yeryüzünde) önderler ve mirasçılar kılalım." (Kasas, 28/5).
Bir diğer grup müstaz'af vardır ki, bunlar müstekbirlerin yaptıklarına ses çıkarmazlar. Kendilerine yapılan zulme karşı çıkmayıp boyun eğerler. İster kendilerine karşı isterse başkalarına karşı yapılan haksızlıklara, kötülüklere, çirkin hareketlere, Allah'a dayanmama, dünyevi çıkarlar ve birtakım zaaflar yüzünden razı olurlar. Bunlar ya "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" düşüncesini taşımaktadırlar, yada zulüm yapanlar kendilerinden güçlü olmadıkları halde, onların güçlülüğü vehmine kapılmaktadırlar. Bu tür insanlar zâlimlerin zulümlerini devam ettirmelerini sağlarlar. Kur'an bu tür müstaz'aflar için cehennem azabının olduğunu belirtmektedir. "Müstaz'aflar, müstekbirlere; 'Siz olmasaydınız biz inanmış olacaktık.' derler. Müstekbirler, müstaz'aflara; 'Size hidayet geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? Hayır, siz zaten suçlu kimselerdiniz.' dediler..." (Sebe, 34/31-33).
Diğer grup müstaz'aflar da vardır ki bunlar en güçsüzleridir. Bunlar zulme karşı çıkmaya güç yetirecek durumda değildirler. Aralarında güçten takatten kesilmiş ihtiyarlar, zalimlerle savaşmaya güç yetiremeyen erkekler ve kadınlar vardır. Yine bunların içerisinde bedence, akılca ve ruhça sakatlar da vardır. Bunlar mali yönden de fakirdirler. Zâlimler bu insanları ezerek, sömürerek bu duruma getirmişlerdir. Bu garibanları Allah’ın affetmesi umulur. "Ancak, erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan bir yol bulamayan müstaz'aflar müstesnadır. Bunlar Allah'ın kendilerini affetmesi umulanlardır. Doğrusu Allah affedendir, bağışlayandır." (Nisa, 4/98-99). "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar ve bize katından bir velî kul, katından bize bir yardımcı kıl!' diye dua eden müstaz'af erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 4/75).
Müstaz'af, bir tarih terimi olarak, İslam'ın ilk yıllarında putperest Mekkeliler tarafından zulüm ve işkence altında inletilen yoksul ve kimsesiz müslümanları ifade ediyordu. İslam tarihi kaynakları, inanmaktan başka suçu olmayan bu çaresiz kişilerin acımasız işkenceler altında ezilmelerini ve nihayet hayatlarını yitirmelerini göz yaşartıcı tablolar halinde vermektedir. Müstaz'af kavramı, Asrısaadet'teki görünümle sınırlı değildir. İstiz'af, devir ve şartlara göre yeniden belirlenmektedir. Bir devrin müstaz'afı kölelik altında inlerken öteki devrinki sahte demokrasinin, kapitalizmin veya komünizmin zulmü altında inlemektedir. En büyük müztaz'af kitlelerden biri de, zulümlerini Allah'a ve dine fatura eden Engizisyon papazlarının perişan ettiği kitleydi. Zâlimler zulmünü devam ettirebilmek için her tür değeri kullanmışlardır. Genel olarak din, inanç, kutsal değerler çok daha fazla kullanılmıştır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm’ın, ancak zulmü, yeryüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için savaşa izin verdiği görülmektedir.(Nisa, 4/75). Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır.
Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silah ve mala sahip olamamış, dua etmekten "yardımcı ve veliyy (koruyucu, kollayıcı, dost)" istemekten (4/75) başka çaresi olmayan insanlar zulme başkaldıramadıklarından mazurdurlar. Onların bu feryadlarını görmezlikten gelmek "Yeni Dünya Düzeni" müstekbirlerinin ve işbirlikçilerinin zalim, acımasız olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silah tutan ve yardım gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip olan insanların ve düzenlerin ilgisizliği ise müstekbirlerin zulmüne ortak olmaktır. Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zalimlere itaati fitne ve fesat çıkmasın diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül eden, görevlerini "emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker"i terkeden, güçleri varken başkaldırmayan insanlar ise zalimdirler. Aslında kendileri de mustazaftır. Fakat müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden dolayı Allah bu gibilerini "zalim mustazaflar" diye nitelemektedir. (Tevhidi Mücadele Alanında Kutuplaşan İki Saf: Mustazaf–Müstekbir - Eşref Altaş).
Zalim mustazaflar, zulme rıza gösteren, sessiz kalanlar, istikbar, zalim, tağuti düzenleri ayakta tutanlardır. Firavun onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla), mele takımıyla onları uyuşturmuştur. Halkın dini hassasiyetlerine cevap verecek bir kurum oluşturmuş ve bu kurum Allah'ın kitabından konuşuyormuş ve Allah Rasulünün varisiymiş gibi hareket ederek insanların başkaldırı ve eleştiri hakkını da elinden almıştır. Düzen vahyi bir kenara atıp nefsini yücelten, ahireti değil dünyayı ön planda tutan, şeytana uyan ve Allah'a yönelen insanları saptıran, işi gücü tağutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgan tipli din adamı, bel'amlar yetiştirip kitleleri uyuşturup saptırmak çok basit olmaktadır. Kitleleri düşünmekten ve zulmü görmelerini engellemekten sorumlu medya (sihirbazlar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini engelleyip saptırmaktan sorumlu, "uyarsan da uyarmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpek" gibi şeytana uyan din adamları, bel'amlar, kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını sağlayan karunlar, tağuti düzeninin devamını sağlamakta, kitlelerin zulme ve zalimlere karşı koymasını engellemektedirler. Bu kişi ve kuruluşlar mustazafları devleti, milleti ve vatanı korumak için peygamber ocağı dedikleri askerliğe, savaşa çağırır, arkasından Allah ve Rasulüne değil şeytana uymayı emrederler.
Günümüzde birçok İslâmî kavram tarif edildiği gibi Ulu'l-emr kavramı da maalesef tahrif edilmiş ve yanlış anlamlar yüklenerek halkın zalim, müstekbir iktidarlara itaat etmesi sağlanmış ve zalim devletlerin devam etmesine neden olmuştur. Zulme rıza gösteren ve "altmış yıl hüküm süren tağuti bir sistem bir günlük fitneden evladır" anlayışına sahip kimseler müstaz'af ta olsa zâlimlerdendir. Bu işi bilinçli bir şekilde yapan, tağuti güçlerin devamını sağlayan, Kārûn, Hâmân ve Bel'am türü insanlar her devirde bulunmaktadır. Müstekbirlere itaati bir görev sayan bu tür gafil kimseler Allah'ın huzuruna çıktığında "Emirlerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar" (Ahzâb, 33/67) demekten başka ileri süreceği hiç bir mazeretleri olmayacaktır. Zalim mustazaflar bu halleriyle ezildiklerinin bile farkına varamamışlardır. Bilinçsizce zalimlere itaat ederek, zalim iktidarların devamına bir şekilde ortak olmuşlardır. Kur'an, hiçbir din, ırk, renk ve bölge ayrımı yapmadan, müstaz'aflara yardımı insanın onur ve iman borcu olarak görmektedir. Bu yardım için, gerektiğinde savaşa bile girilecektir. (Nisa, 4/75) Müstaz'afları saygı ve sevginin ilk muhatabı yapmak da mü'minlerin görevidir. Kur'an bu noktada, Hz. Peygamberi müstaz'aflara seçkin ve itibarlı bir mevki vermesi yolunda uyararak insanlığa unutulmaz bir ders vermektedir. (Kehf 18/28).
Kureyş’in ileri gelen ailelerine mensup müşrikler, Hz. Peygamber’in fakir müminlerle birlikte bulunmasından rahatsızlık duyduklarını, bu insanları yanından uzaklaştırması halinde kendisiyle görüşebileceklerini söylüyorlardı. Allah, Hz. Peygamber’e hitap ederek aynı tutum ve zihniyeti benimseyen insanlara şöyle bir uyarıda bulunmuştur: Üstünlük ve şeref, dünya malında ve ziynetinde değil, gönül ziynetindedir, yani iman ve güzel ahlâktadır. Servet ve mevki sahipleri öne alınıp yoksullar arkaya itilemez. Servetleriyle kibirlenen zenginlerin hatırı için fakir müslümanlar ihmal edilemez. Sen ayırım gözetmeden Allah’ın âyetlerini herkese oku. İlâhî mesajdan kimin daha çok yararlanacağını sen bilemezsin, onu ancak Allah bilir. Öyle ise sakın o fakirleri yanından uzaklaştırma, bilâkis onlarla birlikte olmaya candan gayret göster!. Başka bir âyette de Hz. Peygamber şöyle uyarılmıştır: “Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur; senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları kovup da zalimlerden olasın!” (En’âm 6/52). Mazlumlara yardım etmek bir insanlık borcudur. Mü'min bir kimsenin görevlerinden biri de zulme karşı koymak, zalimi engellemek, adaleti hakim kılmak için gayret etmektir. Adaletli olmayan yönetimlerle mücadele etmek en önemli ibadetlerdendir. "Şu bir gerçek ki, siz içinizdeki zayıflar (zuafa) hürmetine rızıklandırılır, yardım görürsünüz." (Nesaî, cihad, 43) buyurarak konunun önemini vurgulamıştır.
Hüseyin KUBAT